Çin'de Her Yıl 287 Bin Kişi İntihar Ediyor

Çin'de yayınlanan resmi istatistiklere göre her yıl 287 bin kişi intihar ediyor.

09 Eylül 2011 Cuma - 01:39
Reklam Verin !!!
Çin Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezinin yayınladığı istatistiklere göre Çin'de her yılın intihar ederek ölen kişilerin sayısı toplam ölüm oranının yüzde 3.6sına tekabül ediyor. Rapora göre intiharların yaklaşık yüzde 75i kırsal alanlarda gerçekleşiyor.

Her yıl 2 milyon kişinin intihara teşebbüs ettiği Çin'de, Beijing Huilongguan Hastanesinde yayınlanan rapora göre 15 ve 34 yaş arası Çinlilerde intiharın beşinci ölüm nedeni olduğu bildirildi.
  • Okunma: 262
  • ANKARA
    -14 °C
  • İZMİR
    6 °C
  • İSTANBUL
    5 °C
  • Şevki ALACATLI
    Salih TINMAZ
    Çin-Japonya-Amerika İlişkilerini Anlamak

    Çin’in başlattığı dışa açılımdan sonra elde ettiği ekonomik ve askeri gelişim, son yıllarda Uzakdoğu’nun güvenliği ile ilgili yapılan tartışmaların çoğalmasına yol açtı. Bölgenin istikrarında şüphesiz Çin, Japonya ve Amerika ilişkiler üçgeninin önemli bir rolü bulunuyor.

    Her ne kadar bazı Batılı araştırmacılar bu bölge hakkında yakın gelecekte ciddi krizler yaşanacağı şeklinde kötümser tahminde bulunsalar da, en başta Çin’in öteden beri ‘istikrara’ olan ihtiyacı ve bu bağlamda Japonya ile arasındaki tarih tartışmalarına olan ılımlı yaklaşımı bu kötümser tahminlerin gerçekleşmesini şimdilik engellemiştir. Çin’in yükselen ekonomik gücüyle enerji ve hammaddeye olan ihtiyacı onu şimdiden bir ‘büyük tüketici ülkeye’ çevirmişken özellikle ilerleyen dönemde Çin her ne kadar ‘barışçıl’ yükselme iddialarıyla ‘Çin tehdidi’ tezlerine karşı çıksa da, Amerikan-Japon ittifakının bu yeni yükselen güce ‘barışçıl’ bir tepki verip vermeyeceği araştırmacıların merakını celp etmektedir. Bundan yola çıkarak bu yazıda bu üç ülke ilişkilerinin ana çerçevesi hakkında bir bilgilendirme yapılacaktır.

     

    Tarihsel Arka Plan

    Geçtiğimiz yüzyılda Amerika’nın Doğu Asya’da Çin ve Japonya ile olan ilişkileri hem ittifak hem karşıt olma şeklinde birbirine tamamen zıt olarak gelişmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesi Japonya Uzakdoğu’daki askeri işgaller ile tarihindeki en büyük sınırlarına ulaşmış, fakat yaptığı stratejik hata ile Amerika’ya saldırmış ve kendi sonunu hazırlamıştır. Bu dönemde Amerika ve Çin bir olup Japonya’ya karşı koymuş, Japonya’nın Çin’deki istilası sonlandırılmış ve Çin’e Birleşmiş Milletler’in daimi üyesi olma yolu açılmıştır.

    İkinci Dünya Savaşı sonrası 1951’de Amerika ve Japonya arasında imzalanan güvenlik antlaşmasından sonra Japonya tamamen Amerika’nın nüfuzuna girmiş ve beraberce önce Rusya’ya sonra Çin’e karşı birlik olma dönemi başlamıştır. 70’li yıllarda Pinpon diplomasisi (1), Kissinger ve Nixon ziyaretleri gibi gelişmeler ile Çin-Amerika ilişkileri normalleşme sürecine girmiş, fakat Çin o dönemde çok güçsüz ve açlık sıkıntısı çektiği için Amerika-Japonya ittifakınca bir tehdit olarak görülmemiştir. Denebilir ki bu yıllar tarihte Amerika, Japonya, Çin üçlüsünün en problemsiz geçirdiği yıllardır. 1989’da Rusya ve Pekin’deki siyasi dalgalanmalar Amerika ve Japonya’yı Çin’in de Sovyetler Birliği gibi parçalanacağını düşünmeye itmiştir. Fakat Çin Deng Xiaoping ile başlatılan dışa açılımın meyvelerini toplamaya başlamış, kısa bir süre sonra Çin’in yükselişi Amerika-Japonya ittifakını endişelendirecek pozisyona ulaşmıştır.

     

    Günümüzdeki İlişkiler

    Çin demek Doğu Asya’nın yüzde 68 yüzölçümü ve yüzde 65 nüfusu demektir. (2) Çin ‘barışçıl yükseliş’ tezini ortaya attığında yükselişinin başka bir ülkeye meydan okuma ifade etmediğini duyurmuş olsa da, şüphesiz bir ülkenin yükselişi güç dengelerinin değişimini de beraberinde getirmektedir. Güç dengelerinin değişmesi de bu bölgedeki tek kutuplu Amerikan hâkimiyetini aşındırmakta ve ortamı gerginliklerin artacağı bir duruma sürüklemektedir. Fakat Çin’in kendi iç meselem dediği Tayvan konusunda bile hala Amerika’nın en büyük söz sahibi olma konumunda bulunması ve Japonya’da bulundurduğu askeri üs de onun hala bölgenin lideri konumunu sürdürdüğünün göstergeleridir. Öte yandan Çin’in askeri gücünün halen Amerikan-Japon ittifakına meydan okuyabilecek bir güce ulaşamamış olması sıcak krizlerin önünde bir engel olarak durmaya devam edecektir. Dolayısıyla yakın gelecek ile alakalı şimdilik dünyanın ikinci büyük ekonomisi olarak Çin’in ekonomik gücünün bölgeye etkileri ön plana çıkmaktadır.

    Amerika önderliğindeki NATO, Yugoslavya’yı bombalarken Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Çin konsolosuyla görüşmüş ve Japonya’nın NATO’nun bombalamasını durdurmasında Rusya’ya yardımcı olmasını istemişlerdi. 10 gün sonra Boris Yeltsin Japon Başbakanı’na bir mektup yazmış, Japonya’nın ivedi olarak ateşkese yardımcı olmasını istemişti. Japon Başbakanı ise verdiği cevapta Yugoslavya’nın NATO’nun isteklerine uyması gerektiğini söylemişti. Zira Japonya’nın Amerika’ya sözü ne ifade ederdi ki? (3) Pakistan ve Hindistan Japonya’nın ekonomik yardımlarından en çok faydalanan ülkeler oldukları halde nükleer denemeleri durdurma konusunda Japonya’nın telkinlerini kulak ardı etmeleri Japonların ekonomik ve siyasi güç arasındaki farkın ne demek olduğunu anlamalarını sağlamış ve daha uzun süre Amerika gölgesinde kalmaya devam etmek zorunda olduğunu ortaya koymuştur.

    Bu açılardan Çin ile Japonya’yı karşılaştırdığımızda Çin’in durumu çok büyük bir farklılık arz etmektedir. Çin askeri veya ekonomik özgürlük konusunda Japonya’dan çok daha üstündür. Fakat yine de Çinlilerde bir hayli baskın olan ‘alttan alma’ kültürünün bu coğrafyada da devam ettiğine şahit oluyoruz. Senkaku (diaoyutai) adaları konusundaki krizde Japonya hemen adaya gemi çıkartarak olaya müdahale ederken Çin ise sadece karşı çıktığını duyurmuştu. Daha sonrasında yine birkaç Çinli balıkçı kiraladıkları tekne ile adalara gittiklerinde Japon donanması bu tekneyi batırmış, Çin ise yine sadece kınamıştı. Bu durum karşısında bazı Çinli uzmanlar Çin’in Japonya ile ilişkilerini bile dengelemekten uzak olduğunu, hal böyle olunca Çin’in Amerikan-Japon ilişkilerini etkilemesinin söz konusu bile olamayacağını iddia etmişlerdi. Fakat Çin’in geçmişten bu yana politikaları analiz edildiğinde, bu tavırlarını ‘Çin tehdidi’ tezleri karşısında alınmış bir inisiyatif olarak da algılamak mümkün. Ayrıca Çin kültüründe gücü tamamen elde edene kadar alttan alarak bekleme politikasını da unutmamak lazımdır. Zira Çinliler bunu ifade etmek için bir atasözlerinde ‘otuz yıl nehrin doğusunda, otuz yıl batısında’ (san shi nian he dong, san shi nian he xi) derler. Bir gün elbette istedikleri konuma geleceklerine inanmaktadırlar.

    Diğer yandan Joseph Nye bu coğrafyada Amerika’nın halen tam bir hegemonya elde edemediğini düşünmekte ve bunu, Japonya Amerika’yı kabullenirken Çin ve Hindistan’ın kuşkuyla yaklaşmalarına bağlamaktadır. (4) Fakat hegemonyası ister yarım olsun ister tam olsun, Amerika’nın bölgedeki üstünlüğü halen tartışılmazdır. Kriz yönetimindeki tecrübesi, savaşları önleyebilme kapasitesi ve Tayvan konusundaki inisiyatifi elinde bulunduracak güce sahip olması hakkında hegemonik güçten ziyade ara bulucu (pacifier) tarifinin yapılmasına da sebep olmuştur. (5)

    Amerika’nın şimdiki Doğu Asya politikası buradaki üstün konumunu korumaya ve yeni güçlerin karşısına çıkmasını engellemeye dayanmaktadır. Çin de hızlı bir şekilde güçlenmekte, Japonya da Amerikan gölgesinden kurtularak daha büyük siyasi ve askeri güç elde etme peşindedir. Fakat Çin’in önlenemez yükselişi Japonya’yı yine Amerika’nın nüfuzuna sığınarak olaylara müdahil olmaya mecbur etmek de, Amerika’da bölgede Çin’in meydan okuması karşısında Japonya’ya ihtiyaç duymaktadır. Öte yandan iki ülke yine Çin’in ekonomik gelişiminden ve büyük pazardan kazanım elde etmek istemekte, fakat bir yandan gelişimini durdurmaya çalışmaktadır. Özellikle Japonya’nın ekonomik geleceği Çin ile bağlantılıdır. Çin büyük bir pazar olmasının ötesinde Japonya için bir üretim üssüne dönüşmektedir. Çin’in gücü belirli bir seviyeye ulaştığında Japonya ile olan ilişkilerini gözden geçireceği düşüncesi Japonya’yı bundan sonra yaşanacak olası krizlerde Amerika’yı ön plana çıkarmaya itecektir. Ayrıca Çinlilerin geçmişten bu yana duygulara önem veren bir yapısı vardır. Çinliler için Japonya bir zamanlar Çin’de soykırım gerçekleştirmiş ve gelecekte mutlaka hesabı dürülecek olan bir düşmandır. Çinliler bunu ifade ederken ‘Çin ile Japonya’nın sadece geçmişi vardır, geleceği olamaz’ derler. Her ne kadar Japonya içinde Amerika karşıtı ve Çin’e yakınlaşma ifade eden cılız sesler çıksa da, Japonya ve Çin’in arasındaki ilişkinin yakın gelecekte değişme ihtimali çok az görünmektedir. Eğer Çin bu şekilde gelişmeye devam ederse, Doğu Asya muhtemelen Çin ve Amerika’nın iki kutuplu yönetimine girecek, ekonomik zayıflamadan sonra nükleer tesis krizi ile bir hayli itibar kaybeden Japonya ise bölgede üçüncü bir kutup olma ihtimalinden uzaklaşacaktır.

    Bu karışık ilişkiler yumağında oyun kurucu olmak şüphesiz Amerika’ya büyük bir üstünlük sağlamaktadır. Bir kumarhanede oyuncu ne kadar usta olursa olsun, asıl kazanan kumarhane sahibi olduğu gibi, oyunu bu kurallara göre oynamaya devam ettikçe Çin’in belirli bir sınırın ötesine geçmesi de düşünülemez. Bu yüzden son yıllarda Çin ve Rusya’nın başını çektiği uluslararası ticarette dolardan kurtulma hamleleri oyunun kurallarını değiştirmek olarak yorumlanmalıdır. Çin’in yükselişi ile bölgedeki güçler dengelenmeye başlamış, geçmişte Çin’e gelen Amerikan Başkanları insan hakları gibi konularda eleştirilerle gelirken bugün Çin’den uluslararası meselelerde işbirliği ister duruma gelmişlerdir. Bölgede Çin ve Amerika için karşı tarafın ‘temel çıkarlarına’ zarar vermeme politikasının bir süre daha devam edeceği öngörülebilir. Fakat Amerika’nın Tayvan sorunu, Çin içindeki Tibet ve Uygur azınlık sorunları gibi kartları elinde tutmaya devam ettiği unutulmamalıdır.

     

    Dipnotlar:


    (1) Ayrıntılı bilgi için bakınız: http://en.wikipedia.org/wiki/Ping_Pong_Diplomacy

    (2) Gerald Segal: “East Asia and the Constrainment of China”, International Security, Vol. 20, No. 4, 1996, p. 108

    (3) Zhang Rui Zhuang: “China-US-Japan: Triangle? What Triangle?”, International Conference on Relations Between China, Japan and the U.S. at the turn of the Century, Beijing, 1999-Kasım-19–20

    (4) Joseph Nye: “East Asian Security: The Case for Deep Engagement”, Foreign Affairs, Vol. 74, No. 4, 1995, pp. 90 – 102

    (5) John Mearsheimer:“The Future of the American Pacifier ”, Foreign Affairs, Vol. 80, No. 5, 2001, pp. 46 - 61